Kanıksal Devinim

  1. Search
  2. Subscribe
  3. Archive
  4. Random
  • dylanmeconis:

Lovely illustrations by Jillian Tamaki for a (fascinating) recent NYT article on high-end nannies. Lovely colors and an impressive line-up of appealing, diverse female character designs. It looks like a fun assignment.
Ms. Tamaki is also on Twitter as @dirtbagg.

    dylanmeconis:

    Lovely illustrations by Jillian Tamaki for a (fascinating) recent NYT article on high-end nannies. Lovely colors and an impressive line-up of appealing, diverse female character designs. It looks like a fun assignment.

    Ms. Tamaki is also on Twitter as @dirtbagg.

    Posted on March 22, 2012 via Heroine of the Hour with 73 notes

    Source: blog.jilliantamaki.com

  • (via i-think-i-just-shat-myself)

    Posted on February 8, 2012 via Doth mother know you weareth her drapes? with 782 notes

    Source: louistomlinnson

  • Posted on February 5, 2012 via Time to die. with 7,967 notes

    Source: mistermarvel

  • (via keanureeved)

    Posted on February 5, 2012 via THE FIRE RISES with 2,224 notes

    Source: madcowre

  • Posted on February 5, 2012 via sharks are very good with 3,576 notes

    Source: ofelias

  • İşte güzel bir film daha.
başka bir insanın gözünden dünyayı görebilmek üzerine bir film  diyebiliriz ayrıca kuklacılığa da tanrısallık katılmıştır. filmde  kuklacılığa cansız bedenlere ruh üflemek gibi bahsediliyor. ek olarak  tanrı hepimizin gözünden dünyayı görüyorsa acaba en iyi filmi kim  çekiyor? hangimizin ki izlenmeye değer ? biz bir kamera mıyız ? tanrının  gözü müyüz ? gibi sorularda akla gelmiyor değil.
bu arada kuklacının, john malkovich’i kukla olarak oynattığı sahne sinema tarihine geçmeye adaydır, muhteşemdir.
filmin etkileyiciliği burda ortaya çıkıyor. kuklacıların, yine  kuklacılar tarafından yönlendirilen kukla olma isteği gözümüze  sokuluyor. yöneten, bilinçli, hisseden olmak yerine yönetilen ve  seyircileri etkileyen bir kukla olma isteği. magazinlerde gördüğümüz ve  özendiğimiz kuklaların hayatlarına sahip olma isteği. kuklacılar kukla  olmak için bedel ödeyedursun, kuklalar ise kendi bilinçleri ile hareket  edememekten muzdarip.modern insanın içinde bulunduğu bu ironik ikilemi oldukça güzel bir şekilde ortaya koyuyor film.
bir de kadın erkeğin bedenine ilk defa girdiğinde, erkek olmayı  hissettiğinde ve cinselliğin tadını o bedende yaşadığında onun için  kadın olmanın pek de cazibesi kalmıyor. üstelik erkek bedeni içindeyken  bir kadına aşık olmak ve bir kadın tarafından arzulanmak gayet hoşuna  gidiyor. aslında bu noktada ilginç bir şey daha var ki o da lotte’nin  maxine tarafından da erkek bedeni içinde cazip bulunması, acaba kadının  aradığı erkek bedeni içindeki kadın ruhu mudur dedirtiyor. belki de  maxine gibi bir kadın kendini hiçbir erkeğe açmayan ama cazibesiyle  onları çıldırtan bir kadının, korktuğu tek şey kırılmak ve  anlaşılamamak. böyle bir kadını anlayabilecek onu iyi edecek tek şey bir  kadın ruhu.
bir de, kadınlar ne ister sorusuna, bu isimle ve bu amaçla çekilmiş  filmden bile çok daha güzel yanıt vermiş bu film. evet kadınlar erkek  bedenindeki ince ruhu ister gerçekten. heteroseksüel olan, fiziksel  olarak ona çekici gelen fakat ruhunu da anlayan birini ister. bir  erkeğin gücünde kendi inceliğini arar. ama filmde de gördük, erkek  milleti başkasının, üstelik de bir kadının adını sayıklayan bir kadınla  sevişmekte hiçbir sakınca görmüyor. Buradan da bu anlaşılıyor. kadın  erkek ilişkilerinin en şahane anlatıldığı sahnelerdendir o sahne. 
film hakkında genelde insanlar “kuklacılık şöyle enteresan”, “fikir  böyle aşmış”, “of malkovich efsane!” diye konuşmuşlar. bunlara  katılmıyor değilim, o ayrı da filmde bana en çok dokunan, rahatsız eden,  içimi karartan şey ne beynimin içine girilmesi, ne bilinçaltıma  girilmesi, ne özgür olamama korkusu, ne iki gözün arkasında rehin kalma  korkusuydu.beni kuklacı bitirdi.
bir insan, aşık olduğu, hoşlandığı kadının onu sevmesi için,  kendine ait olmayan bir bedene hapsolmayı, o kadının olmasını istediği  kişi olmayı, olmadığı bir insanmış gibi davranmayı, kendinden vazgeçmeyi  ne kadar kolay göze alıyormuş meğer. ne kadar meraklıymışız meğer…  hepimiz yapıyoruz bunu yaşantılarımızın içinde. hoşlandığın kızın johnny  depp hastası olduğunu biliyorsan, saçlarını johnny depp gibi tararken 1  saniye düşünür müsün?ürpertti bu film beni, kendimizi ne kadar kolay gözden çıkardığımızı gözüme soktu… 

    İşte güzel bir film daha.

    başka bir insanın gözünden dünyayı görebilmek üzerine bir film diyebiliriz ayrıca kuklacılığa da tanrısallık katılmıştır. filmde kuklacılığa cansız bedenlere ruh üflemek gibi bahsediliyor. ek olarak tanrı hepimizin gözünden dünyayı görüyorsa acaba en iyi filmi kim çekiyor? hangimizin ki izlenmeye değer ? biz bir kamera mıyız ? tanrının gözü müyüz ? gibi sorularda akla gelmiyor değil.

    bu arada kuklacının, john malkovich’i kukla olarak oynattığı sahne sinema tarihine geçmeye adaydır, muhteşemdir.

    filmin etkileyiciliği burda ortaya çıkıyor. kuklacıların, yine kuklacılar tarafından yönlendirilen kukla olma isteği gözümüze sokuluyor. yöneten, bilinçli, hisseden olmak yerine yönetilen ve seyircileri etkileyen bir kukla olma isteği. magazinlerde gördüğümüz ve özendiğimiz kuklaların hayatlarına sahip olma isteği. kuklacılar kukla olmak için bedel ödeyedursun, kuklalar ise kendi bilinçleri ile hareket edememekten muzdarip.

    modern insanın içinde bulunduğu bu ironik ikilemi oldukça güzel bir şekilde ortaya koyuyor film.

    bir de kadın erkeğin bedenine ilk defa girdiğinde, erkek olmayı hissettiğinde ve cinselliğin tadını o bedende yaşadığında onun için kadın olmanın pek de cazibesi kalmıyor. üstelik erkek bedeni içindeyken bir kadına aşık olmak ve bir kadın tarafından arzulanmak gayet hoşuna gidiyor. aslında bu noktada ilginç bir şey daha var ki o da lotte’nin maxine tarafından da erkek bedeni içinde cazip bulunması, acaba kadının aradığı erkek bedeni içindeki kadın ruhu mudur dedirtiyor. belki de maxine gibi bir kadın kendini hiçbir erkeğe açmayan ama cazibesiyle onları çıldırtan bir kadının, korktuğu tek şey kırılmak ve anlaşılamamak. böyle bir kadını anlayabilecek onu iyi edecek tek şey bir kadın ruhu.

    bir de, kadınlar ne ister sorusuna, bu isimle ve bu amaçla çekilmiş filmden bile çok daha güzel yanıt vermiş bu film. evet kadınlar erkek bedenindeki ince ruhu ister gerçekten. heteroseksüel olan, fiziksel olarak ona çekici gelen fakat ruhunu da anlayan birini ister. bir erkeğin gücünde kendi inceliğini arar. ama filmde de gördük, erkek milleti başkasının, üstelik de bir kadının adını sayıklayan bir kadınla sevişmekte hiçbir sakınca görmüyor. Buradan da bu anlaşılıyor. kadın erkek ilişkilerinin en şahane anlatıldığı sahnelerdendir o sahne. 

    film hakkında genelde insanlar “kuklacılık şöyle enteresan”, “fikir böyle aşmış”, “of malkovich efsane!” diye konuşmuşlar. bunlara katılmıyor değilim, o ayrı da filmde bana en çok dokunan, rahatsız eden, içimi karartan şey ne beynimin içine girilmesi, ne bilinçaltıma girilmesi, ne özgür olamama korkusu, ne iki gözün arkasında rehin kalma korkusuydu.

    beni kuklacı bitirdi.


    bir insan, aşık olduğu, hoşlandığı kadının onu sevmesi için, kendine ait olmayan bir bedene hapsolmayı, o kadının olmasını istediği kişi olmayı, olmadığı bir insanmış gibi davranmayı, kendinden vazgeçmeyi ne kadar kolay göze alıyormuş meğer. ne kadar meraklıymışız meğer… hepimiz yapıyoruz bunu yaşantılarımızın içinde. hoşlandığın kızın johnny depp hastası olduğunu biliyorsan, saçlarını johnny depp gibi tararken 1 saniye düşünür müsün?

    ürpertti bu film beni, kendimizi ne kadar kolay gözden çıkardığımızı gözüme soktu… 

    Posted on December 1, 2011

  • İspanyolca’da seni seviyorum’un yani te amo’nun a eksik yazılmış  hali temo, yani korkuyorum. Daktilosunun a’sı gibi Esposito’nun da  sevgiye karşı korkusuzluğu eksik. aşkı ertelemenin, hayatı boşa  geçirmenin anlatımı o kadar güzel ki, ne kadar ”korksan da” kendi içine  dönmek zorunda kalıyorsun. ama fazla ”aşk” gerçekten insanı  korkutabilecek bir seviyeye de geliyor. o zaman aşkını senden alanı  müebbete mahkum ediyorsun, belki bir nevi tanrıcılık oynamaya  gidiyorsun. 
temo’dan te-amo’ya varan bir hikaye var karşımızda. korku’dan aşk’a.
aşk üzerinden nasıl suç, nasıl adalet anlatılırmış gözler önüne  seriyor. filmin türü: dram, polisiye, suç, gizem derken aslında kilit  nokta “aşk”
film yer yer durağan ama bir o kadar doğal. İrene’nin vicdan  hesaplaşması mesela. ‘siz benden nasıl kapanmış bir davayı devam  ettiriyor göstermemi istersiniz’ dediği sahne. nasıl da doğal geldi  bana. acaba makam kaygısıyla umursamayacak mı dedim ama yürekli kadınmış  ki verdi dosyaları. 
irene ve benjamin aşkının çekimserliği. bir içe atış, itirafsızlık, korkaklık, yüreksizlik belki de.
ve zaman geçtikten sonra yüreksizliğin manasızlığı.
hani geçer, alışırım diyor insan böyle durumlarda, kendimize karşı  çok acımasızlığımız oluyor. kaybedecek hiçbir şeyimiz olmamasına rağmen  ona gidip söyleyemiyoruz. bunun yerine unutmak, kaçmak çözüm gibi  geliyor.
o’nun böyle daha iyi, daha mutlu olacağı düşüncesi ile hareket  ediyoruz. halbuki böyle yaparak o’nun hayatına ve kararlarına resmen  müdahale ettiğimizin farkına varmıyoruz. bıraksak içimizdekini, dile  gelse… ve karşımızdakine bir şans versek, kendi kararını kendisi verse?
ve derken yıllar geçer… düşün düşün çoktur işin mantığı gereği hiçbir  şey düzelmez. içe ata ata teamo temo olur kalıveririz öyle. hak ederiz  de aslında.
baştan ayağa hak ederiz hemde hiçbir kimsenin hiçbir acıyı hak etmediği kadar yüreksizliğimizin verdiği sonucu hak ederiz.
bazen telafi etme şansı doğar filmin bağlandığı gibi, ama hayat  çoğunlukla buradaki gibi bağlanmaz. içimizde bir yara olarak kalır. ve  böylece son nefesinde bazısının yüreği memleket çeker, bazısının  sevdiği.
adalet temasına gelecek olursak, kıvamında bir başkaldırı var. olduğu  gibi, olabildiğince. en fazla ne kadar olursa o kadar da diyebiliriz.
adalet içindeki adaletsizlik ve bununla mücadele. ve bu mücadele sırasında da yeni bir adaletsizlik ve ona mecburen razı olmak.
bu noktada zaten direkt asansör sahnesi geliyor akla. irene’nin nefes alıp verişleri, yüz ifadesi ve geçmek bilmeyen zaman.
aslında o an ses olarak sadece kalp çarpıntısı verilseydi harikulade  olabilirdi. ama yine de beklentileri fazlasıyla karşıladı o sahne.
bir de ricardo’nun karısına olan aşkından ve adaletsizliğe karşı  uygulanan adaletten bahsetmek istiyorum. bazen aşkı saatler boyu  anlatırsın da anlaşılmaz, bazen de 2 cümle her şeye yeter ya, bu da  sanırım öyle bir şeydi. her gün katili bulma umuduyla istasyonda  bekleyiş ve buna gönülden bağlı olmak. hani yürekleri sallamıyor değil.  olan oldu biten bitti karım öldü demiyor, eyvallahı yok adamın, katil  cezasını çekecek çünkü o benim sevdiğim kadına tecavüz edip öldürdü  diyor ve eline verseler de kendisi verse cezasını istiyor. arıyor  yakalansa cezalandırılsa bile peşini bırakmıyor. ve zamanla alışırsın  sözü ricardo için pekte gerçekleşmiyor. karısının yüzü, yaşadıkları illa  ki siliniyor hafızasından ama kalbindeki silinmiyor. 
ve sonunda adaletsizliğe karşı adaletini konuşturup katile hak ettiği  cezayı kendisi veriyor. zaten en başından beridir karısını öldüren  kişinin idam edilmesini istemeyen ricardo’nun ceza yöntemi de en acı  olan…
ve benjamin’in bunu öğrendiğinde ki sahne en çok akılda kalan sahnelerdendi.
-lütfen.
-söyle ona,
-hiç olmazsa bir kez konuşsun benimle…
+müebbet yer demiştin?!
bir insana en ağır ceza zaten sessiz kalmakken kişinin tüm dünyadan hiçbir ses alamıyor oluşu daha da felaket.
ve son olarak daha katilin bulunma sahnesinde şöyle bir laf vardı ki es geçebilmek imkansız:
“bir erkek her şeyini değiştirebilir. yüzünü, evini, ailesini, kız  arkadaşını, dinini, tanrısını… yine de değiştiremeyeceği bir şey var  benjamin, tutkularını değiştiremez.”
filmdeki en süper nokta atışı da budur sanırım. tutkular değiştirilemez…
neticesinde bu güzelim, baştan sona harikulade ilerleyen filmin  sonunu da güzel bağlayıp bu işin üstesinden en iyi şekilde gelmişler  diyorum. bir oh çekmişlerdir.
ve kendileri de filmi izlediklerinde ne kadar mükemmel bir işe imza  attıkları için mutlu ve gönülleri rahattır sanırım. koltuk altları da  kabarık olsa haksız sayılmazlar.
son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden birisi oldu benim için…

    İspanyolca’da seni seviyorum’un yani te amo’nun a eksik yazılmış hali temo, yani korkuyorum. Daktilosunun a’sı gibi Esposito’nun da sevgiye karşı korkusuzluğu eksik. aşkı ertelemenin, hayatı boşa geçirmenin anlatımı o kadar güzel ki, ne kadar ”korksan da” kendi içine dönmek zorunda kalıyorsun. ama fazla ”aşk” gerçekten insanı korkutabilecek bir seviyeye de geliyor. o zaman aşkını senden alanı müebbete mahkum ediyorsun, belki bir nevi tanrıcılık oynamaya gidiyorsun. 

    temo’dan te-amo’ya varan bir hikaye var karşımızda. korku’dan aşk’a.

    aşk üzerinden nasıl suç, nasıl adalet anlatılırmış gözler önüne seriyor. filmin türü: dram, polisiye, suç, gizem derken aslında kilit nokta “aşk”

    film yer yer durağan ama bir o kadar doğal. İrene’nin vicdan hesaplaşması mesela. ‘siz benden nasıl kapanmış bir davayı devam ettiriyor göstermemi istersiniz’ dediği sahne. nasıl da doğal geldi bana. acaba makam kaygısıyla umursamayacak mı dedim ama yürekli kadınmış ki verdi dosyaları. 

    irene ve benjamin aşkının çekimserliği. bir içe atış, itirafsızlık, korkaklık, yüreksizlik belki de.

    ve zaman geçtikten sonra yüreksizliğin manasızlığı.

    hani geçer, alışırım diyor insan böyle durumlarda, kendimize karşı çok acımasızlığımız oluyor. kaybedecek hiçbir şeyimiz olmamasına rağmen ona gidip söyleyemiyoruz. bunun yerine unutmak, kaçmak çözüm gibi geliyor.

    o’nun böyle daha iyi, daha mutlu olacağı düşüncesi ile hareket ediyoruz. halbuki böyle yaparak o’nun hayatına ve kararlarına resmen müdahale ettiğimizin farkına varmıyoruz. bıraksak içimizdekini, dile gelse… ve karşımızdakine bir şans versek, kendi kararını kendisi verse?

    ve derken yıllar geçer… düşün düşün çoktur işin mantığı gereği hiçbir şey düzelmez. içe ata ata teamo temo olur kalıveririz öyle. hak ederiz de aslında.

    baştan ayağa hak ederiz hemde hiçbir kimsenin hiçbir acıyı hak etmediği kadar yüreksizliğimizin verdiği sonucu hak ederiz.

    bazen telafi etme şansı doğar filmin bağlandığı gibi, ama hayat çoğunlukla buradaki gibi bağlanmaz. içimizde bir yara olarak kalır. ve böylece son nefesinde bazısının yüreği memleket çeker, bazısının sevdiği.

    adalet temasına gelecek olursak, kıvamında bir başkaldırı var. olduğu gibi, olabildiğince. en fazla ne kadar olursa o kadar da diyebiliriz.

    adalet içindeki adaletsizlik ve bununla mücadele. ve bu mücadele sırasında da yeni bir adaletsizlik ve ona mecburen razı olmak.

    bu noktada zaten direkt asansör sahnesi geliyor akla. irene’nin nefes alıp verişleri, yüz ifadesi ve geçmek bilmeyen zaman.

    aslında o an ses olarak sadece kalp çarpıntısı verilseydi harikulade olabilirdi. ama yine de beklentileri fazlasıyla karşıladı o sahne.

    bir de ricardo’nun karısına olan aşkından ve adaletsizliğe karşı uygulanan adaletten bahsetmek istiyorum. bazen aşkı saatler boyu anlatırsın da anlaşılmaz, bazen de 2 cümle her şeye yeter ya, bu da sanırım öyle bir şeydi. her gün katili bulma umuduyla istasyonda bekleyiş ve buna gönülden bağlı olmak. hani yürekleri sallamıyor değil. olan oldu biten bitti karım öldü demiyor, eyvallahı yok adamın, katil cezasını çekecek çünkü o benim sevdiğim kadına tecavüz edip öldürdü diyor ve eline verseler de kendisi verse cezasını istiyor. arıyor yakalansa cezalandırılsa bile peşini bırakmıyor. ve zamanla alışırsın sözü ricardo için pekte gerçekleşmiyor. karısının yüzü, yaşadıkları illa ki siliniyor hafızasından ama kalbindeki silinmiyor. 

    ve sonunda adaletsizliğe karşı adaletini konuşturup katile hak ettiği cezayı kendisi veriyor. zaten en başından beridir karısını öldüren kişinin idam edilmesini istemeyen ricardo’nun ceza yöntemi de en acı olan…

    ve benjamin’in bunu öğrendiğinde ki sahne en çok akılda kalan sahnelerdendi.

    -lütfen.

    -söyle ona,

    -hiç olmazsa bir kez konuşsun benimle…

    +müebbet yer demiştin?!

    bir insana en ağır ceza zaten sessiz kalmakken kişinin tüm dünyadan hiçbir ses alamıyor oluşu daha da felaket.

    ve son olarak daha katilin bulunma sahnesinde şöyle bir laf vardı ki es geçebilmek imkansız:

    “bir erkek her şeyini değiştirebilir. yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını… yine de değiştiremeyeceği bir şey var benjamin, tutkularını değiştiremez.”

    filmdeki en süper nokta atışı da budur sanırım. tutkular değiştirilemez…

    neticesinde bu güzelim, baştan sona harikulade ilerleyen filmin sonunu da güzel bağlayıp bu işin üstesinden en iyi şekilde gelmişler diyorum. bir oh çekmişlerdir.

    ve kendileri de filmi izlediklerinde ne kadar mükemmel bir işe imza attıkları için mutlu ve gönülleri rahattır sanırım. koltuk altları da kabarık olsa haksız sayılmazlar.

    son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden birisi oldu benim için…

    Posted on December 1, 2011

  • fuckyeahmovieposters
  • minimalmovieposters
  • ortadunyasakini
  • beyazbirsayfa
  • ekip
  • retconpunch
  • tekerleklibavul

Field Notes Theme. Designed by Manasto Jones. Powered by Tumblr.